Wednesday, September 8, 2010

Hep

Hissetmiyor çünkü
Sinirleri kesilmiş
Yıpranmış
Ve üzerinde oynanmış

Hali yok başkasına bakacak
Kendi başını dik tutamazken
Kalbini taşıyacak yer yok kollarında
Doluyken acil çıkış planlarıyla

Sırıtmaya yüzü yok
Beklenti içindeki suratlara
Neden diye sorduğu da yok
Yokken gücü ağlamaya

Sadece izlemek istiyor
Ama neyi kendi de bilmiyor
Arandıkça batıyor daha da derine
Gizli dilekleri kayboluyor gözünün önünde

Herkes koşarken başlangıç peşinde
Bir şeyler de bitsin diyor
Kendi kendine ve
Bir kere daha iç çekiyor

Yorgunum

Uzun bir zamandır itiraf etmesem de derin bir depresyonda olduğumu düşünüyorum. Ve kanıtlarım var. Bir insanın yaşamaktan çok ölmeyi düşünmeye başladığı zaman içinden gençtiği değişimlere oldukça aşinayım. En ufak prblemde boğazını kesmeyi düşündüğünde konuşmanın bile ne kadar zor göründüğünün farkındayım. Kendime değer vermezken neden başkalarından beklediğim sorusuna ise bir yanıtım var artık: Başkalarına değer veriyorum. Değer vermenin ne kadar önemli olduğunu bildiğimden. Artık tüm sevgim boşa akıyor olsa da,yolun imgeleştirilmesinin geleceğe olan özlemi beslediğini hatırlıyorum. Hızlı düşünebilmek en uzak anlamıyla bir hediye değil,tam bir lanet. Dakikaları sayarken günler,yıllar nasıl geçecek... Sıkıntıdan kaçış için ne acılar çekeceğim,ve acılardan kaçmak için ne kadar sıkılmayı göze alacağım tekrar,ve tekrar... Bütün hırsım ve çalışmalarımın sonucu beni nereye götürecek? Hayatta kalmanın tek yolu hayatı unutmaksa,unutmamak için verilen bunca çaba neden ? Hatırlamak istemeyeceğin bir hayatı yaşamak neden?

Saturday, June 26, 2010

Bırak Gitsin

Çünkü sen zorladıkça ellerin kesiliyor
Ve akan her damlayla daha da kayganlaşıyor
Daha sıkı tutuyorsun
Daha da derinleri kirletiyor dikenlerin pası

Biliyorum zor
Bırakmak da,devam etmek kadar tutunmaya
Vazgeçmek zor
Korkmadan boş bulunup kendine sarılmaktan

Etini parçalamaktan
Ayırd edemezken yanıklarla çürükleri
Yorulmamak kendini kandırmaktan
Kirpiklerin donana kadar beklemek,zor

Bazen
Ama sen gene de,
Bırak gitsin
Lütfen


Thursday, June 24, 2010

One Love

Evet gittim ben de oradaydım ve epey eğlendiğimi söyleyebilirim. Daha önce bulunduğum festivallerden farklı olarak,gözüme çarpan herkes çok renkli idi ve hepsinin kafası iyiydi. Tabii ki bu uçmuş kalabalığın içinde ben de onlardan geri kalmamıştım. Eskiden tanıdığım bir sürü insan ile karşılaştım ve yeni insanlarla tanıştım. Daha önce duymadığım sanatçıları dinledim ve sevdim. Seneye de kesinlikle gitmek istiyorum.

Saturday, June 5, 2010

Can

Uzun süredir şiir (şiirimsi değil işte şiir olması için özel bir teknik ilerlemişliğe sahip olması gerekmiyor ) yazıyordum anca son zamanlarda bunu yapacak duygu yoğunluğunu kendimde bulamıyorum. Mantığım ağır basıyor ve daha teknik düşünüyorum. Artık o kadar da renkli değil hayallerim ve hatları ise oldukça keskin. Dolayısıyla ki bir süredir çeşitli bahaneler ve yalanlarla geciktirdiğim bir iş olan yazımsal dışavurumumu düz yazı ile yapacağım.

Nereden başlasam bilemiyorum. Son zamanlarda anlattığım ve anlatmadığım o kadar olay oldu ki. Buna rağmen eminim bir sürü insan için hiçbir şeydir yaşadıklarım. Ne var ki kendime kendi dışımdan bakamıyorum ve kendim hakkında nesnel olamam,basitçe,imkansız bu. Biriyle görüştüm ve bir sonraki hafta evine gittim,birbirimizin gömlek düğmelerini iliklerken gerçekten de iki erkeğin bir aynı evde oturup bir şekilde birlikte hayatlarını yaşayabileceklerine inanmaya çok yakındım. Kişinin kendi egosunu tatmin etmek için sonu gelmez soruları vardı bana ve en sonunda 'hayır' dedim. Onu istemediğimi söyledim. Üstelik bu üzerimde farkettirmeden kurmaya çalıştığı - ve neredeyse başardığı- baskısını bir anda ortadan kaldırdı. Yabani,korumaları yokolunca güvende olmadığını hissetti ve saldırıya geçti. 'Küstahlığım' için ödediğim bedel o apartman dairesinin içine hapsedilmekti. Bir süre sonra onu gene o çok iyi kullandığını zannettiği kelime oyunları ve sözsel mücadeleler ile yenmeyi başardım ve özgürlüğüme kavuştum. Merdivenleri inerken titriyordum ve sokağa çıkıp otobüs durağını sorarken bakkaldaki bayana,ağlamaya başladım. Durağa doğru kararlı ve boşvermiş bir hâlde bir yandan da kendime kendimi sevdiğimi hatırlatarak uzun adımlarla ilerledim. Gelen ilk otobüse nereye gittiğine bakmadan bindim ve gözüme tanıdık gelen ilk yerde inerek kampüsüme döndüm. Yol boyunca kendimi daha önce hiçbir etkinlikten sonra hissetmediğim kadar yorgun hissettim. Romadan aldığım euro cinsinden hayli pahalı gözlüklerimin altından tuz bakımından oldukça zengin göz yaşları aktı...

-yazar iç çeker-
Bu bir olaydı.

Bahsigeçen ve olay diyerek gözümde küçültmeye çalıştığım bu olayın ardından beni hayli etkileyen ne var ki bir takım insanlara hıçkıra hıçkıra anlattığım bir olay daha yaşadım.O olayı dışavurduğum için buraya yazmaya gerek yok.Ne var ki beni ne kadar,nasıl ve neden etkilediğini anlatabilirim.On dört,on beş yaşımdan beri -gerçekten de- heyecanlanmadığım için heyecan yaşama arzusu bende saplantı boyutlarına ulaşmıştı.İnsan inandığı şeyler uğruna inanılmaz şeyler yapabilir diye bir cümle dolaşıyor son zamanlarda ortalıkta.Ben diyorum ki,insan çaresiz olduğu zamanlarda en çok kendisine olmak üzere,korkunç şeyler yapabilir. Ve ben de yaptım,sonuçlarına da katlandım. Maalesef,sonuçlara katlanmak üzerinizdeki etkilerden kurtulduğunuz anlamına gelmiyor. Böyle bir şeyi yapmış olduktan sonra yaşadıklarım değil,bunu gerçekten neden yaptığım bilgisi beni -iyice hafifletecek olursak- sarstı. Sadece bir şeyler hissetmek için pislik muamelesi görmeyi bile göze alacak kadar alçalmış olmak. Çevremde bana tapan zavallılar varken kendim birkaç açıdan zavallı olduğumu farketmiş olmak. Yüzüme tutulan aynalar sadece yıkıp geçtiğim duvarların yere düşüp bana dönmüş arka taraflarıydı. Kimse bana beni göstermedi. Sadece ve sadece kendi hatalarım,kendi zavallılıklarım,kendi yaralarımdan başka hiçbir yerde kendimi görmedim. Hiçbir insanın gözlerinde yansımam yoktu. Olması da gerekiyor mu bilmiyorum ama bir şeyleri sadece gerektiği için istemeyiz değil mi ? Eksik olması gerekmiyor değil mi ? Yerine koymak için parçaları,sıvamak için çatlakları. Bir kırgınlık olması gerekmiyor değil mi? Şefkatli bir elin okşaması için beni...


Saturday, May 29, 2010

Kendini Yiyen Çocuk

Tepeden tırnağa
Baştan aşağı
Sağdan sola
Ve karşıdan karşıya

Tüketir kendisini
Ta ki tükenene kadar sivri dişleri
Toz olup dökülene ve,
Kurutana kadar kanayan dilini

Her adımda bir iz bırakır arkasında
Zifiri karanlık bir lacivert
Hayal kırıklıkları ve umutsuzluk tadında
Ne var ki çok güzeldir,çocuk onu göremiyor olsa da

O kadar doludur ki içi,
Acı verir her hareket damarlarındaki,
Ruhu kıyılır kalbinin her atışında
Düşünmez,yutar kendinden bir lokma daha

Sunday, April 25, 2010

Jean-Guillaume

Dün Akşam

Filmi falan boşverin başlı başına eşsiz bir hikayeydi.
Burçak ile birlikteydik ve birisiyle buluştuk. Onun malın teki olduğu sonucuna vardıktan sonra burçağa başka uğrak bir mekana gitme teklifinde bulundum ve çocuğu da kışkışladık. (Tabiri caizse artık.) Diğer yere gittiğimizde bir süre çevremizdekileri izledik ve -gerçekten de- çok eğlenceli sohbetlerimiz oldu. Sonra,onu gördüm. Kapıdan içeri girdiği anda dikkatimi çekti. Yanımızdaki masa az önce boşalmıştı ve o da oraya oturdu.Yarım saat civarında onu süzmüşümdür herhalde gözlerimle. Arzu dayanılmaz boyutlara ulaştı ve burçağa dedim ki;herkese yapmayı düşünmeyi bırakıp,yapmalarını söylerim. Ama kendim bunu gerçekleştiremiyordum. Cesaretimi topladım,belki de vodkanın etkisiydi,bilemiyorum ama artk önemi de yok zaten. Pardon! dedim. Ben Can! Tanışabilir miyiz? Am sorry i don't know turkish demesiyle benim ingilizceye dönüp döktürmeye başlamam bir oldu. Jean-Guillaume...Adaşım çıkmasına mı yoksa beni benden böylesine almasına mı şaşıracağımı şaşırdım. Uzunca bir sohbetin henüz kısa olan kısımlarında bütün iletişim adreslerimi almak istediğini söyledi ve ben de tabii ki verdim. Ardından sokağa çıktık,o sigarasını içerken burçak da yanımdan anlamlıca sırıtıyordu suratıma. Yanlış anlama ama seni öpebilir miyim? cümlesi dudaklarımdan döküldü. Yanlış anlamamış olacak ki,yakın zamanda bir yıllık bir ilişkiden çıktığını ve buna hazır olmadığını ama gene de çok tatlı olduğumu,üzülmememi falan söyledi. Ben de tabii ki geçirgen kişilik olduğum için üzülmedim ama gene de evet dese nasıl olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Yaklaşık bir saat daha -burçak bu esnada evine dönmüştü- onunla oturduktan ve birasını paylaştıktan sonra işini bitirmesi gerektiğini daha sonra da arkadaşlarıyla görüşeceğini söylemesi üzerine ben de alternatiflerimi değerlendirmek üzere ona hoşçakal demem gerekirken görüşürüz diyerek veda etmiş bulundum. İçerisinde telefon kablolarının bulunduğu kutunun üzerine dirseğimi dayamış bir telefon konuşmasının ortasındayken sırtıma yediğim bir şaplak ile fiziksel dünyaya geri döndüm. Kemal'di! Meydana kadar birlikte yürüdük ve -benim hızlı konuştuğumu hatırlatırım- bir sürü şey üzerine konuştuk. Ardından ona da görüşürüz dedikten sonra- sanırım benim de alışkanlıklarım var- başka bir yerde başka birini beklemeye koyuldum. Geldi,konuştuk. Sonra telefonumu kontrol ettim ve,Jean'dan bir mesaj;Arkadaşları dışarı çıkmaktan vazgeçmiş,bir şeyler içebilir miyiz diye soruyor! Elbette olur dememin üzerine 'meet me halfway' şeklinde bir mesaj geldi ve o anda dedim ki,hayatın kendisi kurguya ihtiyaç duymayacak kadar masalsı ve ilginç olabiliyor. Yüzümdeki gülümsemeyi gören arkadaşım olayı kavradı ve bana bir yere kadar eşlik ettikten sonra kendi yolula gitti. Ve karşımdaydı tekrar,iki saat geçmiş olmasına rağmen özlemiştim gülümsemesini. Sarıldık. İlerleyen dakikalarda dudaklarının tadını öğrendim,belinin ne kadar ince,ellerinin ne kadar sıcak,saçlarının ne kadar yumuşak olduğunu,ve boynunun ne kadar güzel koktuğunu.O andan itibaren her şey harikaydı. Bu sıfatı sonuna kadar hakediyor,hatta yetersiz bile tek kelime...Onu esnada gerçekten sevdim.Ona gerçekten aşıktım.Dakikaların haftaları zehir edebileceği gibi,anların yılları yeşertebileceğini gördüm.Ve bir ilk olarak şu işareti kullanmak istiyorum, :).